Kategori: Aile Hukuku

İmam Nikahı’nın Hukuk Nezdinde Geçerliliği

imam Nikahı’nın Hukuk Nezdinde Geçerliliği

Dini bir ritüel olan imam nikahı İslam inancı perspektifinde yapılması zaruri merasimlerden biridir. Geçmişte uzun yıllar süresince aile birliği yalnızca bu imam nikahı üzerinden heyetmiştir. Pozitif hukuk itibariyle rastgele bir yaptırımı olmayan imam nikahı, dini kaideler içerisinde kimi yaptırımlara tabii tutulmuştur. Türkiye gibi laik bir hukuk sistemine sahip bir ülkede de dini nikahlar adli herhangi bir neticeye bağlanmamıştır Bu husus laik hukuk sisteminin bir zorunluluğu olarak kabul edilmiştir.

Yukarıda belirttiğim zorunluluk doğrultusunda çok yakın bir vakte kadar din görevlilerinin imam nikahı kıyması ancak resmi nikah zorunluluğuna tabii tutulmaktaydı. Başka bir deyişle belediyelerin izdivaç ettirme müdürlüklerinde resmi nikah merasimi yapılmadan din görevlilerinin imam nikahı konusunda rastgele bir işlem yapmaları yasaklanmış ve Türk Ceza Kanunu uyarınca suç sayılmıştı. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesinin 5 ve 6. fıkralarına göre resmi nikah merasimi yapılmadan imam nikahı gerçekleştiren çiftlere ve din görevlilerine 2 ay ile 6 ay arasında bir mapus cezası öngörülmüştü. Ancak bu karar Mayıs ayının son haftasında Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

Erzurum Pasinler Sulh Ceza Mahkemesi tarafından yapılan müracaat karara bağlanmış ve Anayasa Mahkemesi rey çokluğu ile; alakalı yasa maddelerini iptal etmiştir.

Anayasa Mahkemesi söz ettiğimiz yasa maddelerin iptal ederken enteresan bir şekilde Anayasa’nın 10. maddesini gerekçe göstermiştir. Anayasa Mahkemesi yasa önünde dil, ırk, renk, din, mezhep ve cinsiyet açısından eşitlik olduğunu beyan ederek bu maddenin varlığını Anayasaya ters bularak iptali istikametinde hüküm kuruluş etmiştir.

Türkiye dinamikleri gözönüne alındığında imam nikahı ile alakalı resmi nikah zorunluluğunu içeren maddenin iptali oldukça rizikolu bir vaziyet yaratmaktadır.

İlk olarak bu hüküm çocuk yaştaki evliliklerin önünü açmaktadır. Çünkü İslam Hukuku uyarınca bir kadının izdivaç edebilmesi için buluğ çağına girmesi yeterli görülmüştür. Türkiye koşullarında bu yaş vasatisi 12-13 yaş civarındadır. Uygar Hukuk gereğince ise bir kadın yahut erkeğin izdivaç etmesi için 17 yaşını doldurması zorunlu tutulmuştur. Çocuk yaşta evliliğin ciddi boyutlarda olduğu ülkemizde verilen bu karar ile İslami açıdan çocuk yaşta evliliklerin sayısının artacağı aşikardır.

İmam nikahının yaratacağı diğer bir negatif husus da ansızın fazla evliliklerin önünü açmasıdır. Çünkü malum İslam Hukuku birden fazla evliliklere cevaz vermektedir. Ancak Türk Hukuk sisteminde ise bu husus yasaklanmış ve hem de suç sayılmıştır. Dini nikah ile alakalı verilen son karardan sonra artık birden fazla kadınla evlilik çok daha kolay hale gelecektir. Hatta din görevlileri de bu nikahları gerçekleştirmeye alet olacaklardır.

İmam nikahının resmi nikah denetiminden çıkarılmasının doğuracağı başka bir riziko de nesebin başka bir deyişle soybağının sıhhatidir. Bu durumda gerek iddet süresi gerekse babalık karineleri hiçe sayılacak ve nesebin sıhhati tehlikeye düşecektir.

Anayasa Mahkemesi halihazırda hiç kadın azası olmayan bir mahkemedir ve kanımızca verilen kararda empati hususu gözardı edilerek tesis edilmiştir. Çünkü kadın hakları ile ilgili oldukça ciddi ehemmiyete sahip olan bu maddenin iptalinin başka bir izahati bulunmamaktadır.

İmam nikahı hususunun legal alandan çıkarılması halinde kadın haklarının devlet tarafından nasıl savunacağı gözardı edilmiştir. İmam nikahı devam eden bir kadının kalıt hakkı, fakirlik nafakası hakkı ve mal paylaşımı hakkı bulunmamaktadır. İmam nikahı, garanti olarak kadına mehir denilen bir parasal avantaj sağlamaktadır. Ancak bu avantaj tamamiyle erkeğin tasarrufunda olup herhangi bir yaptırımı bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi imam nikahı için vize vererek işte bu ve buna benzer dini ritüellere de yasal destek çizmiştir.

Evlilik Yaşı Kaçtır ? 18 Yaşından Önce Evlenilebilinir Mi ?

Evlilik Yaşı Kaçtır ? 18 Yaşından Önce Evlenilebilinir Mi ?

Milyonlarca yıldır süre gelen gelenekler aile birliğine büyük bir önem atfetmiş, bu önem sosyolojik gelişmeler süresince de korunmuştur. Anayasal düzlemde dahi toplumun temeli kabul edilen aile, yasal bir evlilik sözleşmesiyle kurulur. Refah ve çağdaş medeniyetler seviyesinde bir topluma, her açıdan gelişimini tamamlayan bireyler sayesinde ulaşılabilir. Bireylerin kendilerini geliştirebilmelerinin ilk şartıysa sağlıklı bir aile ortamında yetişmiş olmalarıdır. Örf ve adetler, toplum kuralları ve genel mantık çerçevesinde evlilik birliğinin önemi ortaya konmuşken kanun koyucu da evlilik hükümlerini büyük bir titizlikle hazırlamıştır.

Evlilik sözleşmesinin yapılabilmesinin şartlarından biri de evlenme ehliyetine sahip olunmasıdır. Bir kimsenin evlenmeye ehil olması için, ayırt etme gücüne sahip olması, kanunda öngörülen yaş sınırını aşmış olması, bu kişi küçükse yasal temsilcisinin izninin alınmış olmasıdır. Kanunda yaş sınırının öngörülmüş olması evlenecek kişilerin fiziksel ve psikolojik gelişimlerini tamamlamaları açısından gereklidir. Taraflara birçok yükümlülük ve sorumluluk yükleyen evlilik anlaşmasını yapacak kişilerin, şüphesiz belirli bir olgunluğa erişmiş olması gerekir. Kanun evlilik yaşı belirleyerek en azından yaş açısından bir olgunluk şartı aramaktadır.

Medeni Kanunda olağan evlilik yaşı kadın ve erkek arasında bir ayrım yapılmaksızın on yedi olarak belirlenmiştir. Buna göre kural olarak on yedi yaşını tamamlamamış bir kimse evlenemez. Evlilik yaşı genel erginlik yaşı olan on sekiz olarak kabul edilmemiştir. Bu yüzden henüz on sekiz yaşını tamamlamadığı için ergin olmayan bir küçük on yedi yaşını tamamladıysa evlenme ehliyetine haizdir. Ancak on yedi yaşını tamamlayan küçük henüz tam ehliyetli olmadığından evlenme işlemini kendi başına gerçekleştiremez. On sekiz yaşını tamamlayanlar evlenmeye tam ehliyetliyken, on yedi yaşını tamamlayan mümeyyizler evlenmeye sınırlı ehliyetsizdir. Bu yüzden yasal temsilcinin evlenmeye rızasını belirten iradesinin evlenme merasiminden önce yazılı olarak yapılması ve şarta bağlı olmaması gerekir. Velayet altındaki küçüğe izni, velayet hakkına sahip ana baba birlikte vermelidir. Yalnızca birinin rızası yeterli değildir.

Bir kimse on yedi yaşını tamamlamadan önce mahkeme kararıyla ergin kılınsada, evlenme için öngörülen yaş tamamlanmadığından ergin birey de evlenemeyecektir. Mahkeme kararıyla erginliğin kazanılması kişiyi evlenmeye tam ehliyetli konuma getirmez. Ancak ergin kılınan kişi on yedi yaşını tamamladıysa yasal temsilcisinden izin almaksızın evlenebilir.

Olağan evlilik yaşı yanında, kanun koyucu bazı durumlarda henüz evlilik yaşı gelmeyen kimsenin hakimin izniyle evlenmesine olanak sağlamaktadır. Ancak bunun için aşağıdaki şartların gerçekleşmiş olması aranır;

1-) evlenme erginliğine ulaşmayan kişinin on altı yaşını tamamlamış olması gerekir. On altı yaşını tamamlayan ve ayırt edebilen birey sınırlı ehliyetsiz konumunda olsa da yasal temsilcinin izni olmaksızın hakime başvurabilir.

2-) evlenme iznini talep edebilmek için olağanüstü bir durumun ve pek önemli bir sebebin varlığı aranır. Bu şartın gerçekleşip gerçekleşmediği her somut olayda hakim tarafından takdir edilir. Somut olayda pek önemli bir sebep bulunsada, tarafların menfaatleri ihlal edileceği yada tarafların evlenmesinde bir fayda bulunmadığı kanaatine varan hakim evliliğe izin vermek zorunda değildir. Olağanüstü durumlara kadının hamile kalması örnek olarak verilebilir. Ayrıca kadının muhtaç durumda olup erkeğin varlıklı olması, kadının öksüz olması nedeniyle evliliğin menfaatine olması, kadının evlendiğinde evlilik yaşı daha küçük olan bir ülkeye gidecek olması, kadının yada erkeğin ailesine yardım edecek olması, pek önemli hallerden sayılabilir. İBK 7.06.1935,103/15 uyarınca; ‘Küçük yaşta evlenme hem fertler hem de cemiyet için şüphesiz çok defa zararlı olur. Fakat bazı beşerî ve sıhhî haller ve sebeplerden naşi bu yaştan evvel evlenmeye lüzum ve ıztırar hasıl olabilir. Mesela on altı yaşında gürbüz, yetişmiş bir oğlan çocuğun lüzumu sıhhîye binaen evlenmesi iktiza edebilir. Ve kezalik on altı yaşında kimsesiz köylü bir kız çocuğun menfaat ve muhafaza-i ırz ve namus noktasından acilen evlenmesinde ıztırar hasıl olabilir. Ve daha birçok misaller arz etmek mümkündür. Beşerî halleri yakından tetkik edenler bunları teslimde tereddüt etmezler. İşte kanunumuz bu gibi zaruretleri nazara alarak seksen sekizinci maddede fevkalade hallerde ve mühim sebeplere binaen on beş yaşını ikmal eden erkek ve kız için hakimin evlenmeğe müsaade edebileceğini kabul eylemiştir.’

Hakim on yedi yaş tamamlanmadan önce evliliğe izin verirken olanak buldukça ana baba veya vasiyi dinlemesi gerekir. Ancak bu zorunlu bir unsur değildir. Olanak bulundukça, mümkün olduğunca ana baba dinlenecektir.( Eski MK da ana babanın dinlenmesi zorunlu tutulmuştu.)  Hakim olanak bulup ana babayı dinlese de, evlilik yaşı kararını verirken onların görüşleri ile bağlı değildir.

Hakimin evlenmeye izin veren kararı, ancak talepte bulunan kişi ile kararda belirtilen kişinin evlenmesini sağlar. Yoksa kişiye evlenme ehliyeti kazandırmaz. Karardaki kişi ile evlenmeyen kimse, bu karara dayanarak başkası ile evlenemez. Yani evlilik yaşı hususu dava ile alınmış ise sadece dilekçede belirtilen kimseler için geçerli olur.

On yedi yaşını tamamlamış olup on sekiz yaşını tamamlamayanların yasal temsilcinin izni alınmadan yapılan evliliği nispi butlanla sakattır. On altı yaşını tamamlamış olduğu halde halimin izni olmaksızın evlenen kişilerle henüz on yaşını dahi tamamlamayan kişilerin yaptığı evliliğin akıbeti ise kanunda düzenlenmemiş, bu durum doktrinde tartışmalara yol açmıştır. Birinci görüşe göre evlilik yaşı tamamlanmamış olmalı, evliliğin mutlak yada nisbi butlan nedenleri arasında sayılmadığı için geçerli sayılmalıdır. İkinci görüşe göreyse küçük yaşta evliliklerde MK 153 hükmünün kıyasen uygulanması gerektiğini savunur. Buna göre bu bir nisbi butlan sebebidir ve yasal temsilci dava hakkını kullanabilir. Üçüncü görüşe göreyse küçük yaşta evlilik mutlak butlanla batıldır. Bir grup yazar bu evliliklerin evlilik yaşı hakkında hüküm veren MK 124 hükmüne aykırılık nedeniyle mutlak butlan olduğunu savunurken, diğer grup yazar, küçük yaşta evlenen tarafın ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksun bulunması nedeniyle mutlak butlanı savunmaktadır.

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi ?

Aldatılan Eş 3. Kişiye Tazminat Davası Açabilir Mi ?

Bir toplumun en küçük yapıtaşı ailedir. Gelişmiş bir toplum sıhhatli aile yapısından geçer. Türk toplumu gerek örf ve adetleri gerekse kanuni tertip etmeleriyle aileye büyük ehemmiyet atfetmektedir. Bu yüzden yasa koyucu evlilik kararlarını büyük titizlik ile hazırlamış, evlilik birliğinde eşlere bazı yükümlülükler yüklemiştir. Bu yükümlülüklerden biride sadakat yükümüdür. Sadakat yükümüne terslikler boşanma nedeni oluşturmaktadır.

Zina;  kusura dayanan, salt ve özel boşanma sebebidir. Salt olduğundan bu sebebin ayrı olarak evlilik birliğini temelden sallaması aranmayacaktır. Evlilik birliğinin devamında karşı cinsten biri ile isteyerek cinsel münasebette bulunulması zina olarak tanımlanacaktır. Bu tanıma göre zinadan söz edebilmek için evlilik birliği bulunmalı. Evlilikten evvelki veya sonraki ilişkiler zina dahilinde değildir. Ayrılık, boşanma davalarının açıldığı sırada veyahut gaiplik kararının netleşmemesi vaziyetinde eşlerin sadakat yükümü devam ettiğinden kişilerin fiilleri zina oluştur.  Bu aitin tek bir sefer olması fiilin niteliğini etkilemeyecektir. Zina edenin kusurlu olması gerekir. Zina nedeniyle boşanma davası açma hakkı eşin zinasının diğer eş tarafından öğrenilmesinden itibaren 6 ay ve her halde zina fiilinden itibaren 5 sene geçmesiyle ve eşin bağışlamasıyla düşer. Bu affın kesinlikle eşin serbest isteminin ürünü olması gerekir. Bağışlama somut olaya göre araştırılmalıdır. Zina için kesinlikle cinsel birlikteliğin gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Ancak duygusal yakınlık kurulması suretiyle aldatma vaziyetinde da evlilik birliğinin temelden sarsılması hasebiyle boşanma davası açılabilir. Zina TCK da suç olmaktan çıkartılmıştır. Ancak bir eylemin ceza yasanına göre suç olarak tertip etmemesi borçlar hukukuna göre ahlaka veyahut hukuka ters kabul edilmesine mani değildir. Eşler evlilik birliğini kurarak birbirlerine ve kurdukları aile birliğine karşı sadakat borcu altına girmektedir. Mevcut evliliğe karşın bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girilmesi sadakat borcunun ihlali suretiyle diğer eşe karşı haksız fiil teşkil etmektedir. Bununla beraber evli olduğu bilenen bir kişi ile buna karşın bilerek istenen ilişki kurulması vaziyetinde o kişinin eşine karşı gerçekleştirilen bir haksız fiil söz konusudur. Aldatan eşin eyleminde aldattığı kadın ile beraber bu haksız fiilden müteselsil ve beraber kusuru bulunmaktadır.

Buna göre aldatılan eş, diğer eşin beraber olduğu üçüncü kişiden içsel tazminatı haksız fiil kararlarına göre isteyecektir. Haksız fiil Borçlar Yasanında tertip etmiş olup, kusurlu ve hukuka ters bir fiille başkasına zarar veren bu zararı gidermekle yükümlüdür ifadesin yer verilmiştir. Bu tanımdan hareketle haksız fiilin 4 unsuru bulunur;

1-)Hukuka ters fiil bulunmalıdır. Somut konuda aldatan eş ile beraber olduğu öne sürülen üçüncü kişi arasında bir ilişki olmalıdır. Bu ilişki evlilik birliğinde savunması şart olan sadakat yükümünün ihlali görünümündedir. Eş ile üçüncü kişi arasındaki bağ diğer aldatılan eş için kişilik haklarını ihlal edecek türden duygusal veya fiziksel bir bağdır.

2-) Üçüncü kişinin karşısındaki kişinin evli olduğunu bilmesi ve bilerek isteyerek ilişki kurması gerekme, başka bir deyişle üçüncü kişinin kusurlu olması aranmaktadır. Bu bilme serbest istemin ürünü olmalıdır. Karşı taraf tarafından aldatma, hataya düşürme veya korkutma gibi istemi sakatlayıcı nedenlerin bulunmaması gerekir. Aldatılan eş açtığı davada ilk olarak bu hususu kanıtlanmalıdır.

3-) Bilerek isteyerek evli bir kimseyle ilişkiye giren ferdin fiili ile diğer eşin kişilik haklarının ihlali arasında uygun illiyet bağı bulunduğu açıktır.

4-) Aldatılan eş, mevzubahis aldatma fiili nedeniyle kişilik hakları saldırıya uğramış olmalı yani bir zarar doğmalıdır.

Zarar gören yani kişilik hakkı ihlal edilen aldatılan eş uğradığı zararı kanıtlamakla yükümlüdür. Hâkim kusurun ağırlığı, tarafların sosyo ekonomik vaziyetleri, olayların alışılmış olan akışı ve hakkaniyete göre bir tazminat belirler. Bu tazminat manevi tazminattır. Hâkim bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ilave edebilir; bilhassa saldırıyı kınayan bir karar verebilir. Tazminat istemi, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Dolayısıyla aldatma eyleminin öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıl içinde manevi tazminat talebinde bulunulmalıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Heyeti’nun 2010/4-129 Asal, 2010/173 Karar ve 24.3.2010 tarihli kararında davacı kadın, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde eşi ile gönül ilişkisine girdiğini bu eylemin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu öne sürerek manevi tazminat istemiştir. Kararda şu ifadelere yer verilmiştir; ‘Eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, üyesi oldukları aile birliğine karşı da mesuliyet altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrı resmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca savunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.’  Yargıtay evli kimsenin evlilik dışı birlikteliğin diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğunu vurgulamış, bu eyleme katılan üçüncü kişinin eyleminin de aldatan eşin eyleminden ayrı düşünülemeyeceğini karara bağlamıştır. Dolayısıyla evlilik dışı birlikteliğe bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zararlardan sorumludur. Somut olayda aldatılan eş kadın olmasına rağmen kadın erkek ayırt etmeden aldatılan erkeklerde manevi tazminat talebinde bulunabilecektir.

T.C YARGITAY 4.Hukuk Dairesi Asal: 2012 / 1646 Karar: 2013 / 916 Karar Tarihi: 24.01.2013’de verdiği bir kararında; Mahkemece, davacının davaya konu ettiği olay sebebiyle kendi eşi aleyhine manevi tazminat davası açmadığı, evlilik birliğinin devam ettiği, dolayısıyla kendi eşinin eylemini müsamahayla karşılayan ve kendi eşini bağışlayan davacının kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia ederek davalıdan manevi tazminat istemesinin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir., Davacının eşi ile davalı arasındaki gayri yasal ilişkiyi öğrendikten sonra, bu ilişkiyi parasal menfaatleri için teşvik ettiği ve göz yumduğu iddiasıyla davalının eşi olan ve müdür yardımcısı olarak görev yapan diğer davalı ile ilgili Kaza Ulusal Eğitim Müdürlüğü’ne ve bimer’e başvurarak yakıntılarda bulunduğu, ayrı olarak davacının bir müddet psikiyatrik rehabilitasyon gördüğü anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, aldatılan eş vaziyetinde olan ve çeşitli resmi mercilere davaya konu olayla alakalı başvurularda bulunan davacının kendi eşi aleyhine boşanma davası açmamış olması hakkın kötüye kullanılması olarak düşünülemez. Yeniden davacının kendi eşi aleyhine içsel tazminat davası açmamış olması müteselsil mesuliyet asallarına göre davalıya yönelik talep hakkından vazgeçtiği mananına gelmez. Şu halde, davacının kişilik haklarına yönelik saldırı nedeniyle uygun miktarda içsel tazminata hükmedilmesi gerekirken, istemin tümden reddi doğru değildir. Kararın bu sebeple bozulması gerekir.

Bununla birlikte Yargıtay 4. Hukuk dairesi 2015 tarihli verdiği kararında aldatılan eş tarafından 3. kişiye manevi tazminat açılmasının yolunu kapatmıştır. Kararın gerekçesi şu şekildedir; Davalının direk davacının bedensel veya tinsel bütünlüğüne yönelik hukuka aykırı bir fiilde bulunduğundan söz edilemez. Türk Uygar Kanunu’nda yükümlülüğünü ihlal eden eşin eylemini birlikte gerçekleştirdiği kişiler istikametinden rastgele bir tertip etme getirilmemiştir. Davalı zararın olmasında asli olarak mesul tutulamaz. Ayrıca haksız fiil sorumluluğunu, geniş ve belirsiz bir kavram olan sadakat yükümlülüğünü ihlal etmeye iştirak çerçevesinde değerlendirmek, bu sorumluluğu belirsiz hale getirecektir. Bu nedenlerle, davalının eylemi, davacının kişilik değerlerine saldırı oluşturacak nitelikte bir eylem olarak kabul edilemez.”

Özel Boşanma Nedenleri

Özel Boşanma Nedenleri

Boşanma, evlilik birliğinin bitmesidir. Boşanma genel olarak kusur, istem, temelden sarsılma, elverişsizlik ve eylemli ayrılık ilkelerine dayanır.

Kusur ilkesi; boşanmanın ancak ve ancak eşlerden birinin kusurlu olması vaziyetinde olası olmasıdır. İrade ilkesi evlilik birliğinin kurulmasında olduğu gibi sonlandırılmasında da eşlerin iradelerinin gerekliliğidir. Temelden sallama ilkesi boşanma için evlilik birliğinin temelden sarsılmış olmasını elverişsizlik ilkesi, eşlerden birinin bedeni veya ruhi bozukluklarından dolayı evliliğin sürdürülemez hale gelmesini ifade eder. Son olarak eylemli ayrılık ilkesi ise eşlerde ortak hayatı sürdürme inancı ve isteğinin kalmamış olmasıdır.

Uygar yasamız boşanmanın ihtiyaç duyulan nedenlere dayandığı takdirde hâkim kararıyla bitirilmesini öngörmüştür. Uygar yasamız boşanma nedenlerini özel ve genel olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bu ayrımdaki kriter; boşanma nedeninin açık, somut ve net bir şekilde uygar yasada belirtilip belirtilmemesidir.

Genel boşanma nedenleri yasada ismen tertip etmiş ama tam olarak nelerin bu sınıfa girip girmediğinin takdirinin hâkime bırakıldığı nedenlerdir. Genel boşanma sebepleri yasada somut olarak belirtilmemiş, olayın şartları, nedenleri, neticeleri gibi unsurların hakimce takdir edilmesi öngörülmüştür.

Özel boşanma sebepleri ise uygar yasada açık ve net şekilde belirtilmiştir. Bu tanıma uyan sebeplerin bulunması boşanma için yeterlidir. Özel boşanma nedenleri: zina, hayata kast ve pek kötü onur kırıcı davranış, suç işleme ve itibarsız hayat sürme, terk ve akıl hastalığıdır. Bu ödevde yukarıda belirtilen özel boşanma sebepleri kavramları, koşulları, özellikler ve bu nedenlerle alakalı bulunan Yargıtay kararları ile beraber incelenecektir.

BOŞANMANIN ÖZEL NEDENLERİ:

1-)ZİNA

Uygar Yasa
İkinci Bölüm
A.Boşanmanın Sebepleri

Madde 161

Eşlerden biri zina edersediğer eş boşanma davası açabilir.

Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde zina eyleminin üzerinden beş sene geçmekle dava hakkı düşer.

Bağışlayan tarafın dava hakkı yoktur.

Zina, evlilik birliği içerisinde eşlerden birinin karşı cinsten bir kişiyle bilerek cinsel ilişkiye girmesidir. Zina eylemini eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne karşı gelmesi olarak da idrak edebiliriz. Zina eylemi neticesi boşanma davası açma hakkı yeni medeni yasamızda hem kadına hem erkeğe tanınmıştır.1

1-)Zina davasının açılması için şart olan şartlar:

A-Evlilik Birliğinin Varlığı

Zinanın ileri sürülmesi için, herşeyden önce, geçerli bir evliliğin olması gerekir. Yok evliliklerde zina mevzubahis olamaz[1].Medeni yasamızın 125. maddesinde de belirtildiği gibi evlilik müessesesinin en büyük yükümlülüklerinden biri de sadakat yükümlülüğüdür. Evlilik öncesi veya sonrası karşı cinsle girilen bu tür muamele zinaya girmez.

Zina;

Yok evliliklerde, kurucu unsurlarda eksiklik bulunduğu için bu tür evliliklerde zina kavramı uygulama alanı bulamaz.[2]
Butlanda, Bir evlilik salt veya nisbi butlanla sakatlanmış olsa dahi iptal kararının kesinleşmesine kadar geçerli bir evliliğin tüm neticelerini doğurduğu için eşlerin sadakat yükümlülüğüne uyma zorunlulukları vardır. Hem evliliğin iptali hem de zina sebebiyle boşanma davasının birlikte açılmasına, hem de bu iddia ve taleplerin kademeli olarak ileri sürülmesine legal bir mani yoktur.[3]Başka bir deyişle doktrinde iptal kararına kadar zina nedeniyle boşanma davası açılabileceği kabul görmektedir.
Evlilik öncesi veya sonrası karşı cinsle girilen bu tür muamele zinaya girmez.

B-Başkasıyla Cinsel İlişkide Bulunma

Zinanın söz konusu olabilmesi için cinsel aitin karşı cinsle yapılmış olması gerekir. Ayni cinsten kişilerle ilişkiye girmek zina sayılmaz. Hayvanlarla yapılan temaslar da zina olarak nitelendirilemez[4]Cinsel aitin zina sayılması için bir kere gerçekleşmiş olması yeterlidir.[5]

C-Kusurlu Olma

Eşlerin zina yapmasının kusur sayılabilmesi için zina eden eşin kusurlu olması gerekir.”Karı veya koca yaptığı işin cinsel ilişki olduğunu ve bu aitin eşinden başkasıyla yapıldığının anlayabildiği ve bunu istediği takdirde kusurludur. ÖYLEYSE cebren veya bayıltarak, yahutta uyuşturucu madde vererek ırzına tecavüz edilmiş olan eş kusurlu sayılamayacağı için bu eşe zina nedeniyle boşanma davası da açılamaz.[6]. Kadının, kocasının müsaadeyi olmadan yapay dölleme yaptırmasının da zina sayılamayacağı kabul edilmektedir[7] Zaruret halinde (başkasını veya kendisini çok ağır ve yakın tehlikeden kurtarmak için )yapılan cinsel aitin de zina sayılamayacağı öğretide kabul edilmektedir.[8]

D-Dava Hakkı Olan Eşin Zina Yapan Eşi Bağışlamamış Bulunması

Zina yapan eş aleyhine boşanma davası açılabilmesi için, bu eşin dava hakkı olan eş tarafından bağışlamamış olması gerekir. Bağışlama halinde, artık zinaya dayanan boşanma davası açılamaz.( MK.129\III)

Bağışlama açık veyahut örtülü biçimde olabilir. Diğer eşin zina yapan eşe kendisini her şeye karşın bağışladığını bundan sonra yuvasına bağlı kalması gerektiğini belirtmesi açık afa örnektir.

Bağışlama kişiye sıkı biçimde bağlı bir hakkın kullanılması niteliğindedir. Bizzat dava hakkı olan eşin bağışlaması gerekir, zina yapan eşin temsilci aracılığıyla bağışlaması imkanı yoktur. Bu yüzden bağışlayanın ayırtım gücüne sahip olması gerekir.[9]

E- Dava Açma Müddetinin Geçirilmemiş Olması

Medeni Yasamıza göre, zina nedeniyle boşanma davasının, boşanma nedeninin öğrenilmesinden itibaren altı ay ve en çok zinanın yapıldığı tarihten itibaren beş sene içinde açılmış olması gerekir.(MK.129\II)

Antalya avukat olarak, Bu müddetler hak düşürücü müddetlerdir ve bu yüzden bu müddetler geçmişse dava açılamaz. Ama dava hakkı olan eş, bu müddeti kaçırmışsa, eşini bağışlamamış olmak kaydıyla ve koşulları varsa, şiddetli geçimsizlik hasebiyle boşanma davası açabilir.[10]

Her cinsel ilişki ayrı bir zina eylemi olduğundan, eşin daimi zina ilişkisi içinde bulunması vaziyetinde, beş senelik müddetin en son cinsel ilişkiden başlaması gerekir.[11]

2-)Zina Hasebiyle Boşanma Davası ve Neticeleri

Zina davasının koşulları gerçekleştiği taktirde zina eden kişinin eşi zina yapan eşe karşı boşanma davası açabilir.Antalya avukat olarak, Zinaya dayanan boşanma davasında ispat yükü davacınındır. Davacı eş, diğer eşin zina yapmış olduğunu ispat etmelidir. Ama zinanın varlığını ispat etmek oldukça zor, çoğu kez da olanaksızdır. Yargıç bu konuda , mektup, resim, doğan çocukla aradaki bağı gösteren doktor raporu, tutanak ve diğer dokümanları birlikte değerlendirmeli, takdir yetkisini geniş biçimde kullanmalı ve neticeye varmalıdır.[12]

YARGITAY KARARLARI

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 24.10.1988 gün 8407 E. 9547K.
Özü: Kadının, boşandığı eşi ile cinsel yaşantısına devam etmesi, yeni kocaya, boşanma davası açma hakkı verir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 14.02.1986 gün 1250E. 1490K.
Özü: Hak düşürücü müddet (MK. 129) hakim tarafından re’sen gözetilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 21.02.1984 gün 1480E. 1635K.
Özü: Bağışlama halinde, zina sebebine dayanılarak, boşanmaya karar verilemez.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 06.11.1975 gün 6689E. 8465K.
Özü: Eşler karşılıklı olarak zina ediyorlarsa, eşit kusurlu sayılarak boşanmaya karar verilmelidir.

2- Hayata Kast ve Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış

Medeni Kanun  – İkinci Bölüm 
A.Boşanmanın Sebepleri
Madde 162

Eşlerden her biri ötekisi tarafından hayatına kastedilmesi veya kendisine pek kötü davranılması ya da ağır derecede onur kırıcı bir davranışta bulunulması nedeniyle boşanma davası açabilir.

Davaya hakkı olan eşin boşanma sebebini öğrenmesinden başlayarak altı ay ve herhâlde bu sebebin doğumunun üzerinden beş sene geçmekle dava hakkı düşer.

Bağışlayan tarafın dava hakkı yoktur.

Cana kast ve kötü muamele aslında iki ayrı boşanma sebebidir ancak yeni uygar yasamız bu iki nedeni bir maddede tertip etmiştir.

A-)Hayata Kast

Hayata kast sözlük manası olarak insanı fiziki olarak manada yoketmeyi amaçlayan eylemleri ifade eden boşanma sebebidir.[13]Bu maddede mevzubahis olan hayata hakkına saldırı emelli eylemlerdir. Öldürme kastının tasarılanmış bir eylemle veya aniden ortaya çıkması da madde açısından bir fark yaratmaz.

Cana kast eşlerden birinin, diğer eşin hayatına bitirmek emeliyle yaptığı eylemlerdir. Mesela eşini öldürmek üzere silahla ateş edilmesi, ancak eşe isabet ettirilememesi; eşin tabağına çok kuvvetli bir zehir konulması, ancak eşten önce bir kedinin veyahut köpeğin tabaktaki yemeği yiyip bitirmesi ve hatıranda can vermesi gibi vaziyetlerde cana kast vardır. Yahut da daha eyleme geçmemiş olmasına rağmen, öldürme niyetini ortaya koyan davranışlar varsa, bu vaziyette da cana kastın varlığı kabul edilir. Sözgelimi eşini öldürme niyetiyle silah ya da zehir alma vaziyetinde cana kastın, boşanma nedeni olarak varlığı kabul edilmelidir.[14]

Eşlerin birbirlerine yönelik öldürme tehditlerinin başka haraketlerle de desteklenmedikçe hayata kast sayılamayacağı öğretide genel olarak kabul gören bir görüştür.[15]

Eylemin boşanma nedeni olabilmesi için bizzat diğer eşe yöneltilmiş olması gerekir. Diğer eşin kendine değil de yakınlarına yöneltilmiş bulunan cana kast eylemi boşanma nedeni sayılamaz.[16]

Cana kast, kusura dayanan bir boşanma sebebi sayılmaktadır. Ancak temyiz kudreti bulunmayan eşin fiilleri cana kast sebebiyle boşanma davası açma hakkı vermez. Hayata kast mutlak boşanma nedenleri arasındadır bu yüzden kanıtı halinde kusur aranmaz.

Cana kast halinde, canına kastedilen eş olayı öğrendiğinden itibaren altı ay ve cana kast eyleminin olmasından itibaren beş yıl içinde boşanma davası açmalıdır. Bu süre hak düşürücü bir süredir, bu süre kaçırılırsa dava açılamaz.(MK.162\II)

Canına kastedilen, eşini bağışlamışsa, artık boşanma davası açamaz.(MK. 162\III)

B-)Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış

Daha önceki medeni yasamızdan değişik olarak yeni medeni yasada hayata kast ve kötü muamelenin yanında eşe hakaret etmek, küfretmek gibi fiiller de özel boşanma nedenleri içinde sayılmıştır.

Pek kötü onur kırıcı davranış, eşe yapılan işkenceler, onun bedensel ve tinsel sıhhatini tehlikeye düşürecek davranış, eşe yapılan işkenceler, onun bedensel ve ruhsal sıhhatini tehlikeye düşürecek davranışlar, eşi hapsetmek, aç bırakmak, dövmek ve anormal cinsel ilişkiye zorlamak gibi ağır hareketlerdir.[17]

Pek fena muamele, eşe işkence veren, acı çektiren, bedeni ve ruhsal sıhhatini bozan davranışlardır. Onur, insanın kendisine karşı duyduğu özsaygı, şeref, izzetinefis; toplumda gösterilen saygı bu saygının dayandığı şahsi değer biçiminde tanımlanmaktadır.

Evlilikte eşlerin, birbirlerini kişilik değerlerine ve onurlarına saygı duymaları, birlikteliğin temelini oluşturur. Buna ters davranış, devlet tarafından adli bir yaptırımla karşılanmıştır. Ağır derecede onu kırıcı davranış nedeniyle açılan boşanma davalarında yargıtay kararlarının gerekçelerini şu başlıklar altında toplayabiliriz:

Eylemde davalı eşin kastı başka bir deyişle eşin tahkir niyeti bilhassa göz önünde tutulacaktır.
Davacı eşin haksız hareketlerine davalı eşin kızgınlıkla göstermiş olduğu reaksiyon, tenkit veya şaka emeliyle söylenen sözler ya da isabetsiz benzetmeler onur kırıcı nitelikte olmayabilir.
Fiilin onur kırıcı nitelikte olup olmadığı hâkim tarafından takdir edilecektir.
Eleştiri, şaka, takılma gibi müsamaha hudutlarını aşan bir hayli davranış objektif veya sübjektif açıdan onur yaralayıcı bir görünüm arz etse de, bu vaziyet 162nci madde açısından yeterli sebep sayılmaz. Yasa koyucu ‘ağır derecede’ onur kırıcı davranışı boşanma sebebi saydığına göre, eylemin bu ölçüde olup olmadığının özel bir dikkatle tartılması gerekir.
Boşanma davasında talebin dayandırıldığı parasal vakıaların bu arada ceza davasına konu yapılması ve bunun kanıt olarak gösterilmesi halinde ceza davasının neticesinin beklenmesi gerekir.
Davalı eş tarafından davacı eşe onun haysiyet ve itibarına yönelik maksatlı bir eylem bulunmalıdır.

Pek kötü davranış demek, eylemin maksatlı olması, eşe yöneltilmiş olması, niteliği bakımından eşin beden ve ruh yapısı üzerinde tahrip edici; ona acı ve zulüm veren boyut ve yoğunlukta bulunması demektir.

Yargıtayın bu kararlarını örneklendirmek konumuza somutluk kazandıracaktır. Bu karalardan bazıları:

“Aralarında boşanma davasının görülmesi esnasında, mahkeme salonunda karının kocasına (alçak, namussuz herif seni istemiyorum) sözlerini kullanması.”[18]
“Karının savcılığa müracaat ederek kocasına hırsızlık isnadında bulunması ve yapılan araştırma neticesi bu olayın doğru olmadığının anlaşılması.”[19]
“Eşini aynı hanede metresi ile yaşamaya zorlama.”[20]

C-Dava hakkının düşmesi

Dava hakkının düşmesinin nedenleri:

1-)BAĞIŞLAMA
Bağışlayan tarafın dava hakkı yoktur.

Parasal hukuk açısndanmağdur eşin davalı eşinden kendisine yöneltilen hayata kast, pek kötü davranış veya ağır derecede onur kırıcı davranış niteliğindeki eylemlerine evvelce rıza gösterdiği şeklindeki savunmaya saygı gösterilemez.

Usul hukuku açısından bağışlama iddiasının kanıt yükü bunu ileri süren davalıdadır. Ancak bağışlama bu arada bir itiraz niteliğinde olduğundan davalı tarafından açıkça ileri sürülmese de kanıtlardan bu hususun anlaşılması halinde, hâkim tarafından re’sen nazara alınmalıdır.

2-)MÜDDETLERİN GEÇMESİ

Cana kast veya pek kötü veya onur kırıcı davranış hasebiyle açılan boşanma davası için hak düşürücü müddetler davacı boşanma sebebini öğrendikten itibaren 6 ay , olayın başka bir deyişle nedenin gerçekleşme tarihinden itibaren en geç 5 senedir

YARGITAY KARAR ÖZETLERİ

· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 29.09.1988 gün, 1988\7363 E. 1988\8606 K.

Özü: Hayata kast, pek kötü veya onur kırıcı davranış salt boşanma sebeplerindendir. Bu nedenledir ki ayrı olarak ortak hayatın bu nedenlerden dolayı diğer eş için çekilmez vaziyete gelmiş olup olmadığının hakim tarafından araştırılmasına gerek yoktur.

· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 08.10.1985 gün, 1985\7042 E. 1985\7938 K.

Özü: Gıyapta söylenen incitici sözler, pek fena muamele olarak nitelendirilemez.

· Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 26.05.1986 gün, 1986\4702 E. 1986\5431 K.

Özü: Pek kötü veya onur kırıcı davranış eşlerin sosyal, kültürel ve eğitim vaziyetleri ile, yaşadıkları etraf, mahalli davranış biçimleri, örf ve adetler dikkate alınarak hakim tarafından takdir edilir.

3-)SUÇ İŞLEME VE İTİBARSIZ HAYAT SÜRME
İkinci Bölüm
A.Boşanmanın Sebepleri
Madde 163

Eşlerden biri küçük düşürücü bir suç işler veya itibarsız bir hayat sürer ve bu sebeplerden dolayı onunla beraber yaşaması diğer eşten beklenemezse, bu eş her vakit boşanma davası açabilir

A-SUÇ İŞLEME

Salt bir boşanma nedeni olan suç işlemenin konusu tam olarak ceza yasanında belirtilmemekle beraber anayasanın76. maddesinde belirtilen suçlar küçük düşürücü suç olarak sayımıştır. Bunlar küçük düşürücü utanç verici suçlar boşanma sebebidir. Yüz kızartıcı suçlara örnek olarak zimmet, tutku, irtikâp, rüşvet, düzmececilik, dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflastır.

Bir eylemin yüz kızartıcı suç sayılıp sayılmayacağını o suça verilen cezanın ağırlığına göre değil, toplumun ahlaki değer yargılarına göre belirlemek gerekir. Bu belirleme işini, geniş takdir yetkisine dayanarak hakim yapar.[21]

Suçun izdivaç etmeden önce işlenmesi ve davacı eşin bunu bilerek izdivaç etmesi halinde, boşanma talebi haklı görülemez.[22] Koşullar varsa yanılma, aldatma ve korkutma nedenlerinden evliliğin iptali davası açılabilir. Boşanma davasını açabilmek için bu suçu işleyenin bu suçtan dolayı karar giymiş olması koşulu aranmaz ehemmiyetli olan suç işlemenin evlilik devam ederken yapılmış olmasıdır.

B-)HAYSİYETSİZ HAYAT SÜRME

Haysiyetsiz hayat sürme nısbi bir boşanma nedenidir. Böylelikle itibarsız hayat sürme iddiasının ispat etmiş olması boşanmanın kabulü için yeterli olmayacak, bunun davacı eş açısından evlilik birliğini çekilmez hale getirip getirmediği de, ayrı olarak araştırma konusu yapılacaktır

Toplumun anlayışına göre daimi olarak namus, haysiyet, onur, itibar kavramlarıyla bağdaşmayacak şekilde yaşamaktır.[23]Burda ehemmiyetli olan bir kerelik itibarsız eylem davranışı yapmış olmak değil bu davranışı yaşayış şekline getirmektir. İtibarsızlığın boşanma sebebi olabilmesi için daimilik taşıması gerekir. Bir sefer yapılan davranış itibarsızlık sayılmaz.[24]

Kişi yaptığı iş, uğraştığı meslek ve sanat veyahut özel hayatı ile bu değerlere onur, itibar gibi kavramlara ters düşüyorsa, itibarsız hayat sürmekte olduğu kabul edilir. Buluşma hanesi işletmek, genelev patronluğu yapmak, ayyaşlık, kumarbazlık, cinsel sapıklık, evli olduğu halde erkeklerle düşüp kalkmak bu gibi davranışlara örnektir.[25]

Şerefsiz hayat sürmenin ikinci unsuru ise kusurdur. Davacı eşinin haysiyetsiz hayat tarzını bilerek o kişiyle izdivaç ettiyse onda da kusur vardır. Zira eşin yaşam tarzını bilerek o kişiyle izdivaç eden kişi bunu boşanma davasına konu ediyorsa dürüstlük kaidenine aykırı davranmış olur.

· Medeni yasamız suç işleme ve haysiyetsiz hayat sürme nedeniyle açılacak davalarda hak düşürücü süre öngörmemiştir.

· Hak düşürücü sürenin bulunmamasını bu boşanma sebebinin nisbi olmasına bağlayabiliriz. Boşanma sebeplerinin nitelendirilmesinde hâkimin takdir yetkisine yer verildiği gibi çekilmezlik koşulunun da gerçekleştiği süreci zaman itibariyle sınırlamak normun içeriğine uygun düşmez[26]

YARGITAY KARAR ÖZETLERİ

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 05.10.1995 gün, 8579E. 9036K.
Özü: Toplumun değer yargılarına ters düşen ve devamlılık gösteren davranışlar haysiyetsiz hayat sürme olarak nitelendirilir ve boşanma sebebidir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 13.03.2003 gün, 2300 E. 3448K.
Özü: İster küçük düşürücü suç işlenmiş olsun, ister itibarsız hayat sürülmüş olsun boşanmaya hükmolunması için bu vaziyetlerin diğer eş için beraber yaşamayı çekilmez hale getirmesi mecburi olacak bu hususun ispat etmesi gerekecektir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 09.05.1985 gün, 4284E. 4520K.
Özü: Bilerek ve isteyerek bir kişiyi öldüren eşe karşı açılan boşanma davasında boşanmaya karar vermek gerekir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 16.10.1984 gün, 7991E. 7899 K.
Özü: Eşinin mahkumiyetini bilen tarafın uzun yıllar onunla ortak hayat sürdükten sonra, boşanma davası açması dürüstlük kaidenine terslik teşkil eder.

3-)TERK
Uygar Yasa
İkinci Bölüm
A.Boşanmanın Sebepleri
Madde 164

Eşlerden biri, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek kasıtıyla diğerini ayrıldığı veya haklı bir yol açmadan ortak konuta dönmediği takdirde ayrılık, en az altı ay sürmüş ve bu vaziyet devam etmekte ve istem üzerine hâkim tarafından yapılan ihtar sonuçsuz kalmış ise; ayrılınan eş, boşanma davası açabilir. Diğerini ortak konutu ayrılmaya zorlayan veya haklı bir yol açmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de ayrılmış sayılır.Davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim, asalı incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar ile ilgili ikazda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde duyuru yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli müddetin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

Uygar yasamız madde 164’de terkin tanımını yapmıştır.Adli manada terk eşin, evlilik birliğinin kendiğsine yüklediği ödevleri yerine getirmemk kast ve emeliyle haklı bir yol açmadan ve daimi olarak ortak hayatı kendi isteğiyle ayrılması veya haklı bir kapı aralamadan ayrı yaşamasıdır.[27]

Terk hasebiyle boşanma davası açılabilmesinin koşulları:

A-) Parasal Şart-Ortak Hayata Bitirilmesi

İzdivaç eden kişiler ortak istemleriyle bir aile konutu seçerler ve burada yaşarlar. Terkten söz edebilmek için eşlerden birinin bir neden olmaksızın ortak hayata bitirmiş, aile konutundan ayrılmış veyahut kaçmış ve ya haklı bir neden olmaksızın konuta dönmemiş olması koşuldur. Öyleyse eşler oratk konutta oturdukları sürece “ küskün olsalar konuşmasalar, cinsel ilişkide bulunmasalar dahi; yatak odaları, yemek sofraları ayrı olsa dahi ter yoktur.[28]

Ortak hayatı bırakıp gitmek isteyerek olmalıdır. Bu yüzden eşlerden biri diğerini ortak hayatı ayrılmaya zorlar, mesela haneden kovar, korkutarak kaçırırsa, bu vaziyetlerde bırakıp giden eş ayrılmış sayılmaz tam aksine onu bırakıp gitmeye zorlayan eş terk eylemini işlemiş sayılır[29].

Nikâhtan sonra, kocanın sağladığı haneye hiç gelmeyen kadın da terk eylemini işlemiş sayılır[30]. Bağımsız bir hane sağlanmaması nedeniyle kadının eve gelmemesi halinde, terk eden kişi artık kocadır[31].

B-)İçsel Şart –Evlilik Birliğinden Doğan Yükümlülüklerini Yerine Getirmemek kasıtının bulunmaması

İçsel öğe, terkin kasdi ve hukuka aykırı olmasıdır.[32]Boşanma davasının açılması için eşin terkindeki emelin Yalnızca evi ayrılmış olmak yeterli değildir. Terk eyleminin evlilik birliğinin yüklediği yükümlülükleri yerine getirmemek emeliyle işlenmiş olması gerekir.

Evlilik birliği içerisinde terk sayılmayan durumlar:

Memurluk nedeniyle eşin başka yere tayini
Eşin askerlik görevini ifası
Eşin hastanede uzun süre yatması
Eşin iş nedeniyle başka bir ile veya ülkeye gidip orada uzun süre kalması
Eşin ceza mahkûmiyeti
Eşlerin anlaşarak veya hakim kararıyla ayrı yaşamaları

C-)Ayrı Yaşamanın En Az Altı Ay Devam Etmiş Olması

Terkte ayrılık süresinin gösterimi:

Terk eylemi üzerinden dört ay geçmesi
Dördüncü ayın bitiminden sonra mahkeme kanalı ile iki ay içerisinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi halinde doğacak sonuçlar hakkında ikazda bulunulması hususlarını içeren ihtarın terk eden eşe tebliğ edilmesi
İhtarın terk eden eşe tebliği tarihinden itibaren iki ay geçtikten sonra boşanma davsı açılması
Terkten itibaren altı aylık sürenin kesintisiz olması gerekir.Bu süre içerisinde eşlerin bir süre bir araya gelerek ortak yaşamı devam ettirip sonradan yine ayrılmış olmaları halinde ,sürenin kesintisizliğinden söz edilemez.[33]

Örnek vermek gerekirse:

Terk 8 Ocak 2002(Salı)tarihinde gerçekleşmiş ise 4aylık süre 8 Nisan(Pazartesi) 2002 tarihinde mesai saatinin bitiminde dolmuş olacaktır.
9 Nisan 2002 gününden itibaren davacı olmak isteyen eş Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat ederek ihtar talebinde bulunabilir.
Eve dönmesi için ihtarın eşe 18 Nisan 2002 günü tebliğ edilmiş olduğunu varsayarsak 2 aylık çağrı süresi 18 Haziran 2002 günü mesai bitiminin nihayetinde dolmaktadır.
İhtar çeken eş 19 Haziran 2002 tarihinde boşanma davası açmaya hak kazanmıştır.[34]

Terke dayalı boşanma davası açıldığında hâkim, ihtarın süresinde yapılıp yapılmadığını, davasnın süresinde açılıp açılmadığını res’en incelemk zorundadır. Yasada belirtilen süreler asgari sürelerdir, bu sürelerin geçmesinden itibaren boşanma davası açılabilir. Sürelerin geçmesi koşuluyla eş istediği zaman boşanma davası açabilir.

D-)Terkeden Eşe İhtarda Bulunulmuş Olması

Terk nedeniyle boşanma davasının açılabilmesinin şartlarından biri ihtardır. İhtar; evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek kasıtıyla eşini terk eden veya haklı bir kapı aralamadan ortak konuta dönmeyen eşe, diğer eş tarafından mahkeme kanalıyla yapılan son bir çağrı ve ikazdır. Emel, boşanma davası açılmadan önce terk eden eşe son bir talih verilmesi, böylelikle evlilik birliğinin yeniden kurulup devam etmesi istikametinde son bir ihtimalin tüketilmesidir. İhtarın boşanma davasının biçimsel şartını yerine getirmiş olmak için değil, terk eden eşi içten olarak ortak konuta çağırmak ve ortak yaşamı yani evlilik birliğini devam ettirmek emeli ve istenciyle yapılmalıdır.

İhtarın samimi olmadığına kimi örnekler: İhtar boyunca eve dönen kadının eve alınmaması.[35]. İhtar döneminde davalının, kayınvalidesi ve kayınpederi tarafından dövülmesi[36] hakaret görmesi.[37].Davacı eşin, bir yandan eve dön ihtarı çekerken diğer yandan, şahitlere, eşinin eve dönmemesini söylemiş olması.[38]

İhtar yoluna Mahkemelerce ihtar isteğinin yerine getirilmesi zorunludur. İhtarı yapan hakim işin asalını incelemeye yetkili değildir. İhtar kararında eşin çağrı edildiği yerin açık adresinin gösterilmesi gerekir. Ayrı olarak ihtarda dürüstlük kaidenine uyulmasıı gerekir başka bir deyişle ihtarı yapan eş boşanma davasına neden oluşturabilmek için değil sahiden ve candan olarak eşinin haneye dönmesini istediği için ihtar gönderilmesini istemelidir.

İhtar istemi sözlü şekilde yapılamaz,bir arzuhal şeklinde mahkemeye sunulması gerekir.[39]

İhtarda görevli ve yetkili mahkeme:

· Görevli mahkeme, Asliye hukuk mahkemesidir.
· Yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son altı aydan beri beraber oturdukları yer mahkemesidir.

YARGITAY KARAR ÖZETLERİ

Yargıtay Hukuk Genel Heyeti 17.01.1990 gün, 2-605 E. 4K.
Özü: Eşini haneye çağrı eden eş, bağımsız bir konut hazırlamış olmalıdır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 11.05.1992 gün, 5157 E. 5357 K.
Özü: Terk hasebiyle açılan davada Uygar Yasada belirtilen diğer boşanma nedenlerine dayanarak boşanmaya karar verilemez.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 02.11.1995 gün, 10639 E. 11507 K.
Özü: Çağrı edilen evin içsel manada bağımsız olması gerekir. Çağrı edilen hanede çağrı eden eşin ana ve babasının bulunması evin manevi bağımsızlığını etkiler.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 28.06.2002 gün, 7784 E. 8633 K.
Özü: Kaide olarak olaylar hangi yasa yürürlükte iken olmuşsa, o kanun hükümlerine göre sonuçlandırılır

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 02.12.2003 gün 10837 E. 16217 K.Özü: Göndermiş olduğu ihtar üzerine ortak haneye dönen eşini eve kabul etmeyen kişinin göndermiş olduğu ihtar, samimi bir iradenin ürünü olmadığından, bu protestoya dayanılarak boşanmaya karar verilemez.

5-)AKIL HASTALIĞI
Medeni Kanun
İkinci Bölüm
A.Boşanmanın Sebepleri
Madde 165

Eşlerden biri akıl hastası olup da bu yüzden ortak hayat diğer eş için çekilmez hâle gelirse, hastalığın geçmesine imkan bulunmadığı resmî sıhhat heyeti raporuyla saptamak şartıyla bu eş boşanma davası açabilir.

Akıl hastalığı,nısbi bir boşanma nedenidir.165. maddenin medeni kanunumuzda bulunmasının nedenlerinden bazıları şunlardır:

Akıl hastası eş bir süre sonra sağlıklı eş için evliliği olanaksız hale getirebilir. Şu vaziyette sıhhatli eşin evliliği devam ettirmesini bekleme hakkaniyete ters olur.Akıl hastası eşin çocukların büyümesine ve gelişmesine zarar verebilir.Sıhhatli eş akıl hastası eşle evliliğini sürdürmek istediği takdirde buna serbesttir.

Akıl Hastalığı Hasebiyle Boşanmanın Koşulları:

Eşlerden birinde iyileşmesi olanaksız akıl hastalığının bulunması

Uygar yasamızın 145. maddesine göre “Eşlerden birinde izdivaç etmeye mani olacak derecede akıl hastalığının bulunması” salt butlan sebebi olarak gösterilmiş. Bu maddeye dayanarak eş isterse evliliğin iptal davasını da açabilir.

Öğretide şizofreni, paranoya bu tür hastalıklara örnek olarak gösterilmektedir.[40] Oysa sara hastalığı bir akıl hastalığı sayılmamaktadır.[41] Medeni Kanunun rastgele bir hastalığı özel boşanma sebebi saymamış; hastalığın kesinlikle “akıl hastalığı” olması koşulunu aramıştır.Ayrıca akıl hastalığının şifasının olaması da aranmıştır.Şifasız olmayan hastalık deyimiyle anlatmak istediğimiz tıp biliminin rehabilitasyon öngörmediği akıl hastalıklarıdır.

Ortak hayatın diğer eş için çekilmez hale gelmesi

Ayırt etme gücünden sürekli olarak yoksunluk, arasıra gelen buhranlar, diğer eşin hayat ve sağlığını tehlikeye sokabilecek veya onu sürekli bir korku altında bulunduracak saldırıların yapılması, yahutta akıl hastasının sürekli olarak bir yerde tedavisinin gerekliliği gibi durumlarda ,ortrak hayatın diğer eş için çekilmez olduğu kabul edilir.[42]

Akıl hastası eşin saldırgan, davacının ruhsal fiziksel yapısını cidden negatif istikametten etkileyen davranışlar sergilemesi, tecavüz sayılabilecek eylemleri, cinnet nöbetleri, evlilik ilişkisinin kendisine yüklediği görevleri yerine getiremez hale gelmesi çekilmezlik koşulunu karşılayan örneklerdir.[43]

Çekilmezlik koşulunun ispat yükü davacıdadır. (mk. m.6) Akıl hastası davalı eşin tüm olumsuz davranışlarına veya durumuna sağlıklı eşin katlanması durumunda davanın kabulüne olanak yoktur. Burada normal bir insanın katlanma derecesi, bizzat davacı eşin, hatıralan olguyu karşılama biçimi göz önünde tutulacaktır. Dolayısıyla çekilmezlik koşulunun ispatı ölçüsünde hakimin takdiri söz konusudur. Ayrıca 165nci maddede dava hakkı akıl hastası eşe değil, sağlıklı eşe tanınmıştır.

3. Akıl hastalığının sağlık heyeti raporuyla belgelenmesi

Akıl hastalığı “çözümüm özel veya tekbik bir bilgiyi gerektiren “bir konudur(HUMK 275)Bu yüzden, davalının iddia olunan akıl hastalığına duçar olup olmadığı, şahit anlatımı taraf beyanları, kullanılan ilaçların türü gibi delillerle kanıtlayamaz.[44]Bu yüzden medeni kanunumuz akıl hastalığının ispatını resmi sağlık müesseselerine bırakmıştır.

Bu kaidede çıkan neticeleri şöyle sıralayabiliriz:

Resmi olmayan sağlık müessesesi (örneğin özel sağlık kurumu) veya heyetinden alınan rapor hükme destek yapılamaz.
Resmi bir görevi olsa bile tek uzman hekim tarafından verilen rapor boşanma davası bakımından geçersizdir.

Akıl hastalığına dayalı boşanma davasının açılmasında yasa koyucu rastgele bir müddet hududu koymamıştır. Bu kaidesi nedenin nisnisbiliğine bağlayabiliriz.

YARGITAY KARAR ÖZETLERİ

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 12.11.1998 gün, 10572E. 12161K.
Özü: Evlilik birliği kurulduktan sonra, eşlerden birinin yakalanmış olduğu akıl hastalığının iyileşmesine imkan bulunmadığı resmi sıhhat heyeti raporuyla belirlemiş ve bu akıl hastalığının bu arada ortak hayatı diğer eş için çekilmez hale getirmiş olması gerekir. Çekilmezlik şartı dava açılmadan önce gerçekleşmiş olmalıdır. Çekilmezlik şartı her türlü kanıtla kanıtlayabilir. Neticede, ortak hayatın diğer eş için çekilmez hale gelip gelmediği husus hakim tarafında takdir edilecektir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 01.06.1974 gün, 3666E. 3480K.
Özü: Vesayet altında bulunmak salt bir boşanma sebebi değildir. Ayrı olarak Uygar Yasanın 133üncü maddesinin (Yeni Uygar Yasa 165inci madde) koşullarının gerçekleşmesi halinde boşanmaya karar verilebilir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 18.02.1994 gün, 872E. 1778K.
Özü: Akıl hastalığı özel bir boşanma sebebi olarak tertip etmiş olmakla beraber, bütün akıl hastalıkları değil, geçmesine imkan bulunmadığı resmi sıhhat heyeti raporuyla belirleyen akıl hastalıkları boşanma sebebi sayılmıştır.

Soyadı Değişikliği Nasıl Yapılır ?

Soyadı Değişikliği Nasıl Yapılır ?

Soyadı değiştirme,  4721 sayılı Türk Uygar Yasanına göre tüm yurttaşlara tanınan ve kişiye sıkı surette bağlı haklardan biridir. Soyadı farklığı için yasada bu hakkın kullanılması ve buna bağlı olarak soyadı değiştirme davası açabilmek için birtakım haklı sebeplerin varlığı aranır.

Uygar Yasa soyadı farklığı için tarafın mahkemeye sunması şart olan haklı nedenleri teferruatlı olarak ifade etmemiştir. Bu yüzden Hukuk Mahkemelerinde geçerli olan hakimin takdir yetkisi ilkesi çerçevesinde kişi, iddia ettiği gerekçelerle bu konuda hakimde bir kanı uyandırma faaliyetinde bulunacaktır.

Haklı sebeplerin varlığına dayanılarak açılan davalarda Nüfus Yasasının 21. Maddesi ve Soyadı Yasasının 3. Maddeleri göz önünde bulundurulacaktır. Bu maddelere göre;

-Ulusal kültüre,

-Örf ve adetlere uygun olmayan,

-Komik ve yersiz manaları olan,

-Şahsi ilişkilerde veya meslek ve sanatın icrasında yanlış manayalar doğurabilecek hususlar haklı yol açarak sayılacaktır.

Soyadı değiştirme davalarında hakim, öne sürülen sebepleri inceler, bunun yanı sıra kişinin sosyal ve ekonomik şartlarını da dikkate alarak bir neticeye varmaya çalışır. Hakim, vaziyete göre fertlerin aile içi vaziyeti, mesleği ve eğitim düzeyi hususlarını da göz önüne alarak karara varabilir.

Soyadı Değişikliği Davası

Soyadı değiştirme davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yargıtay’ın son zamandaki kararlarında ‘haklı nedenlere dayanılarak’ açılacak olan davalarda görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi olarak belirttiğini söyleyebiliriz. Yetkili mahkeme ise davacının resmi ikamet adresinin bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesidir. Soyadını değiştirmek isteyen kimse bir arzuhal ile yerleşim yeri Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat yapmalıdır.

İzdivaç ettikten Sonra Soyadı Değişikliği

Türk Uygar Yasayı kararlarına göre izdivaç eden kadın kocasının soyadını alır. Kadın, kocasının soyadı ile beraber kendisinin evvelki soyadını da taşımak istediğini evlilik sırasında yazılı olarak izdivaç ettirme memurundan isteyebilir. Evlilik sırasında bu talepte bulunmamışsa daha sonra nüfus müdürlüğüne yapacağı müracaatla evvelki soyadını da kullanmak istediğini bildirebilir.

Soyadı farklığı isim farklığına göre daha zor ve uzun bir sürece dağıldığı için isim farklığına kıyasen çok daha sıkı şartlar aranmaktadır. Bu yüzden soyadı değiştirme davalarında adli prosedürün eksiksiz ve doğru şekilde yerine getirilmesi ehemmiyet taşımaktadır. Bu sebeple soyadı farklığı davalarının avukat ile yürütülmesi zaruri olmasa da rastgele bir hak kaybına uğramamak ve en kısa müddette sonuçlandırmak yerine avukat tutulması önerilmektedir.

Proaktif Hukuk ve Danışmanlık Bürosu, Uygar Hukukun her alanında dilekçe hazırlama, kontrat oluşturma , hukuki danışmanlık ve dava hizmetlerini uzman avukatlarıyla müvekkillerine sunmaktadır. Ayrı olarak danışmanlık ve dava müddetince müvekkillerinin yaşaması muhtemel hak kayıplarının önüne geçmek emeliyle gereken tedbirlerin avukatlar aracılığıyla alınması ve netice odaklı yaklaşımıyla, müvekkillerini çözüme eriştirmektedir.

Son zamanda gündeme gelen yeni torba yasa ile soyadı farklığı ile ilgili tartışmalar yaşanmıştır. Mevcut 4721 sayılı Uygar Yasa soyadı farklığını oldukça sıkı koşullara bağlamıştır. Fertlerin soyadı farklığını gerçekleştirebilmeleri için haklı nedenlerin varlığı aranmıştır. Bu konuda öngörüler fertlerin soyadı değiştirme taleplerinin karşılanmasında kolaylıklar sunulabileceği istikametinde olmaktadır. Lakin soyadı farklığının kolaylaşmasının önünün açılması soyadın tamamiyle farklığa uğraması vaziyetini kapsamamaktadır.

Soyadı farklığında İç Güvenlik Yasayı denilen yasanın geçici 10. maddesinde birtakım yeni tertip etmeler yapılmıştır. Yeni tertip etmeyle isim ve soyadı farklığının mahkemeye müracaat etmeden nüfus müdürlüğüne verilecek dilekçeyle yapılması gündeme gelmiştir. Ancak yasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 1 yıl içinde yapılması gerekmektedir. 1 senelik müddet dolduktan sonra isim ve soyadı farklığı için tekrar mahkeme kararına ihtiyaç duyulacaktır. Yeni tertip etme vakitten ve fazla giderlerden tasarruf emeliyle getirilmiştir. Ancak, yalnızca yazım ve yazım hatası bulunan isimler ile komik, yersiz olan soyadları değiştirilebilecektir. Bu farklık şehir veya kaza heyetine müracaat arzuhali verilerek bu heyetler tarafından alınan kararla gerçekleştirilmektedir. Belirtilen yönetimsel kararın yürürlük kazanması ve farklık işleminin yapılması nüfus müdürlüğüne bildirilmesine bağlıdır.